Anadolu Coğrafyası

Anadolu Üzerine En Güzel 25 Şiir

Anadolu Üzerine En Güzel 25 Şiir

Anadolu Üzerine En Güzel 25 Şiir

Anadolu üzerine yazılan en güzel şiirler ve  şairleri hangileridir? Anadolu üzerine şiir yazmış 25 ünlü şairin şiirlerinden sizin için bir seçki yaptık.

Anadolu seyahatiniz sırasında size eşlik edecek, Anadolunun sesi olmuş bu şiirler size  farklı bir yol hikayesi sunacaktır.

1. ANADOLU SEVGİSİ l Abdurrahim KARAKOÇ

Sen bizim dağları bilmezsin gülüm,

Hele boz dumanlar çekilsin de gör

Her haftası bayram, her günü düğün;

Hele yaylalara çıkılsın da gör

 

Bilmezsin ovalar nasıldır bizde;

Kağnılar yollarda yoncalar dizde...

Saydıklarım damla değil denizde,

Hele bir ekinler ekilsin de gör

 

Görmedin sen bizim mavi suları,

Karlar eriyince kırar yuları...

Köpük olur beyaz, sel olur sarı;

Hele taştan taşa dökülsün de gör

 

Sen bizim köyleri görmedin ki hiç..

Yolları toz, çamur, evleri kerpiç

O kirli kabukta, o en temiz iç;

Hele bir yakından bakılsın da gör

 

Anlamaz bilmezsin sen bizim halkı;

Sevgiyi bulasın yakına gel ki..

Kalıplar gerçeği göstermez belki,

Gönül perdeleri sökülsün de gör

2. MEMLEKET İSTERİM l Cahit Sıtkı TARANCI

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim

Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ne ben farkı olsun

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

3. ANADOLU TOPRAĞI l Orhan Seyfi ORHON

Senelerce sana hasret taşıyan

Bir gönülle kollarına atılsam

Bende bir gün kucağında yaşayan

Bahtiyarlar arasına katılsam

Kadir Mevlam, eğer senden uzakta

Bana takdir eylemişse ölümü

Rahat etmem bu yabancı toprakta

Cennette de avutamam gönlümü

 

En bakımsız, en kuytu bir bucağın

Bence 'İrem Bağı' gibi güzeldir

Bir yıkılmış evin, harap ocağın

Şu heybetli saraylara bedeldir

 

Yalnız senin tatlı esen havanda

Kendi milli gururumu sezerim

Yalnız senin dağında ya ovanda

Başım gökte alnı açık gezerim

Bir gün olup kucağına ulaşsam

Gözlerimden döksem sevinç yaşını

Sancağının gölgesinde dolaşsam

Öpsem öpsem toprağını, taşını

4. ILGAZ l Zeki Ömer DEFNE

Yıldızlar çamlara değer de geçer,

Gün burdan başını eğer de geçer.

Sular dizlerini döğer de geçer.

Bir Ilgaz, er Ilgaz, yar Ilgaz! ...

 

Başında bir tavus tuğ gibi çamlar,

Yollara dizilmiş tığ gibi çamlar,

Karşıdan bir zümrüt çığ gibi çamlar.

Bir Ilgaz, er Ilgaz, yar Ilgaz! ...

 

Dalı var; göklere yeşil direktir,

Gölü var; dağlara düşmüş yürektir,

Yolu var; içinde yitsem gerektir.

Bir Ilgaz, er Ilgaz, yar Ilgaz!.

5. BİZİM MEMLEKET l Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

İçinden tanırım ben o elleri,

Onlar ki zâhirde vîrân olurlar;

Ardıçlı dağları, çamlı belleri

Aşanlar şi’rine hayrân olurlar.

 

Dökülür köpüklü sular yarından,

Baharlar yaratır kışın karından;

İçenler sihirli pınarlarından

Şöyle bir silkinir, ceylân olurlar!..

 

Orada yaşayan erlerin içi

Bir tasta yoğurur derdi, sevinci;

Onlar ki sapansız, tarlasız çiftçi,

Davarsız, kavalsız çoban olurlar.

Başıboş, kırlara salar tayını,

Elinden düşürmez okla yayını;

Ellerde bırakır zafer payını,

Memleket yolunda kurban olurlar!..

6. ANADOLU l Mehmet Emin YURDAKUL

Gençliğe

Yürüyordum: Ağlıyordu ırmaklar;

Yürüyordum: Düşüyordu yapraklar;

Yürüyordum: Sararmıştı yaylalar;

Yürüyordum: Ekilmişti tarlalar.

 

Bir ses duydum, dönüp baktım, bir kadın:

Gözler dönük, kaşlar çatık, yüz dargın;

Derileri çatlak, bağrı kapkara,

Sağ elinin nasırında bir yara

Başında bir eski püskü peştemal

Koltuğunda bir yamalı boş çuval...

........................

-Ne o bacı?

- Ot yiyoruz, n'olacak! ..

-Tarlan yok mu?

- Ne öküz var, ne toprak...

Bugüne dek ırgat gibi didindim;

Çifte gittim, ekin biçtim, geçindim,

Bundan sonra...

- Kocan nerde?

- Ben dulum;

Kocam şehit, bir ninem var, bir oğlum.

- Soyun, sopun?

- Onlar dahi hep yoksul!

Ah Efendi, bize karşı İstanbul

Neden böyle bir sert, yalçın taş gibi?

Taşraların hayvanlık mı nasibi? ..

........................

Hayır hayır, bu nasibi almak için doğmadın.

Onun için doğdun ki sen kadınlığın hakkiyle

Ocağının karşısında saadete eresin,

Göğsünü kabarttıran anneliğin aşkıyla

Evladına südün gibi pak duygular veresin.

Sen bir aziz yoldaşsın:

Senin sesin hayat için dövüşmeğe koşturur;

Senin sevgin vatan için fedakârlık öğretir;

Senin yüzün insan için bir merhamet duyurur;

Senin ile insanoğlu yeryüzünü şenletir.

 

Lakin bizler bu hakları unuttuk;

Kadınlığı hayvanlıkla bir tuttuk;

Ninen gibi sana dahi hor baktık;

Seni dahi garip, yoksul bıraktık! ..

 

Kinler için karaları bağlıyan,

Zevkler için zelil sefil ağlıyan.

Acı gören, cefa çeken, ezilen,

Irzdan başka her şeyini veren sen!

Sen şu güzel vatanında cehennemde gibisin;

Gözyaşınla ıslattığın kanlı toprak üstünde

Sana her yer bir çöl gibi cıvıltısız, çiçeksiz;

'Ekmek' diye ağladığın sağır bir halk önünde

Sana herkes bir kurt gibi merhametsiz yüreksiz.

Senin her bir ümidin

Ayrılıksız, yoksulluksuz bir dünyaya kalmıştır,

Oraya ki masum çiftler hıçkırıksız yaşarlar;

O melekçe sevgilerle birbirini okşarlar;

Ve burada Allah bütün dilekleri yaratır?

Ne vakte dek gençliğine hakaret,

Bu ayrılık, bu gözyaşı bu ölüm? ..

Bu sert demir, bu ağır yük. bu zulüm?

Yazık, sana ağlamıyan şiire;

Yazık, sana titremiyen vicdana;

Yazık, sana uzanmayan ellere;

Yazık, seni kurtarmıyan insana! ..

 

Ey vatanın bağrı yanık bucağı.

Hani senin bereketli hasadın,

Yeşil yurdun, mesut çatın, şen çiftin?

Hani senin medeniyyet hayatın,

Yolun, köprün, kazman, iğnen, çekicin?

Ey Türklüğün otağı!

Ne vakte dek bu acıklı sefalet,

Bu viranlık, bu inilti, bu kaygu?

Ne vakte dek bu uğursuz cehalet.

Bu taassup, bu görenek, bu uyku?

Yazık, sana ağlamıyan şiire;

Yazık, sana titremiyen vicdana,

Yazık, sana uzanmayan ellere;

Yazık, seni kurtarmayan insana! ..

    

7. URFA GECELERİ l Halide Nusret ZORLUTUNA

Gök toprağa eğilir, yaklaşır,

Sarardı onu şefkatli bir anne gibi.

Karanlık, Ilık, yıldızlar iri iri.

Ve uzakta çöl, ezeli bir sır!

 

Ilık karanlık şarkı söylerdi,

Ay ışığı öperdi susamış toprağı.

Kemanlar inler...

Neyler duâ eder,

 

Ve güzel sesler avuturdu her derdi.

Güzeldi bir güzel masal kadar

Urfa’da yaz geceleri,

Urfa’da saz Geceleri.

O gecelere hasretim var,

Hasretim var!

 

8. VASİYET l Nazım HİKMET

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,

ölürsem kurtuluştan önce yani,

alıp götürün

Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni.

Hasan beyin vurdurduğu

ırgat Osman yatsın bir yanımda

Ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp

kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.

Traktörle türküler geçsin alt başından mezarlığın,

seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,

tarlalar orta malı, kanallarda su,

ne kuraklık, ne candarma korkusu.

Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,

toprağın altında yatar upuzun,

çürür kara dallar gibi ölüler,

toprağın altında sağır, kör, dilsiz.

 

Ama bu türküleri söylemişim ben

daha onlar düzülmeden,

duymuşum yanık benzin kokusunu

traktörlerin resmi bile çizilmeden.

 

Benim sessiz komşulara gelince,

şehit Ayşe’yle ırgat Osman

Çektiler büyük hasreti sağlıklarında

Belki de farkında bile olmadan.

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,

-öyle gibi de görünüyor-

Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni

ve de uyarına gelirse,

tepemde bir de çınar olursa

taş maş da istemez hani...

 

9. YÖRÜK HASRETİ l Ahmet Kudsi TECER

Güneyde bir avuç toprağım,

Bir evim, kışlağım olaydı,

Baharda göçseydi otağım,

Toros’ta yaylağım olaydı.

Onulmaz içimde bu yara,

Şehirler dumandan kara,

Çıkaydım dağlara dağlara.

Bulutlar çardağım olaydı

 

Pınar obamızın nennisi,

Çimen yatakların en iy'si

Elimde her gün yenisi,

Güneşler bayrağım olaydı.

 

Nolurdu göçseydi otağım,

Çukurda olsaydı kışlağım,

N’olurdu Toros'ta yaylağım,

Güneyde toprağım olaydı.

 

10. BİR YOLCUYA l Necmettin Halil ONAN

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın

Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.

Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın

Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

 

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda

Gördüğün bu tümsek Anadolu'nda,

İstiklal uğrunda, namus yolunda

Can veren Mehmed'in yattığı yerdir.

 

Bu tümsek, koparken büyük zelzele,

Son vatan parçası geçerken ele,

Mehmed'in düşmanı boğduğu sele

Mübarek kanını kattığı yerdir.

 

Düşün ki, haşr olan kan, kemik, etin

Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin

Bir harbin sonunda bütün milletin

Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

 

11. BURSA'DA AKŞAM l ÖMER BEDRETTİN UŞAKLI

Bugün de sonbahardan sürülüp doğdu akşam,

Sarın yere indi koyu, serin gölgesi,

Uludağ etekleri al ipekten bu akşam

Düştü yeşil ovaya kubbelerin gölgesi...

Ufuklarda bu akşam ne sis var ne bu

Selvilerin içinde bir alev Emir Sultan.

İçten dualar gibi geçiyor sanki rüzgâr.

Bir İlâhî adaya benzeyen Yıldırım’dan.

 

Ovada ince yollar gölgeleniyor işte,

Karşıdan renk içinde solgun ay görünüyor.

Güneşin son nûrundan bir damlacık içmiş de,

Şu karşıki kulübe bir saray görünüyor...

 

Gözlerime vurunca kubbelerin gölgesi,

Öz cenneti gönlümle seyr ettim ben bu akşam;

Göklerde ne bir nefes, ne de bir kanat sesi;

Uludağ etekleri al ipekten bu akşam!..

 

12. ELİF l Ahmet Muhip DIRANAS

Elif kara taştan bir köyde yaşıyor,

Bir damın sazı, bir ocağın ateşi;

Her akşam kanlarla batan bir güneşi

Başında ağır bir taç gibi taşıyor.

 

Süt emmiş Elif en eski destanlardan,

Masalların altın beşiğinde uyumuş;

Elif bir mağarada geçmiş zamanlardan

Uğrun uğrun esen ninniyle büyümüş.

 

Ne kadar güzelsin Elif, dağın kızı!

Derin ıssızlığın kokusuz çiçeği!

Ey, sevincinde bir büyük geleceği

Muştulayan içki, bin yılın kımızı!

 

Elbet bir ömre tek sözüdür kaderin

Ağrı'nın ak şafağı söken alnında

Mutlu kıyıları kayıp cennetlerin,

Elif sonsuza gebe kız, tek tanrıça!

 

13. TOKAT'A DOĞRU l Cahit KÜLEBİ

Çamlıbel’den Tokat’a doğru

Tozlu yolların aktığı ırmak!

Ben seni çoktan unuttum,

Sen de unuttun mu, dön geri bak.

Atların kuyruğu düğümlü,

Bir yandan yağmur yağar, ıslak...

Bir yandan hamutlar şak şak eder,

Bir yandan tekerler döner, dön geri bak.

Orda, derenin içinde

İki üç akçakavak.

Tekerler döner, başım döner,

Kavaklar yeşeriyor dön geri bak.

Orda, derenin içinde

İki üç çırılçıplak

Alçacık damı düşündükçe

Gözlerim yaşarıyor, dön geri bak.

Irmaklar gibi uzaklaşır

Bir türkü kadar uzak

Tekerler iki çizgi bırakır,

Hamutlar şak şak eder, dön geri bak

 

14. KARADAYI’YA MEKTUP l Bedri Rahmi EYÜBOĞLU

Bursa’nın Orhaneli kazasının

Çöreler köyünden Karadayı

Acep böyle yazsam zarfın üstüne

Postalar iletir mi ona

Benim altı yıldır cepte taşınmış

Kenarları püskül püskül aşınmış merhabayı

Kusura bakma Karadayı

Nasılsa bir yerde unutmuşum

Senin çoban armağanı nikel tabakayı

Ama o ince belli, kınalı çilli su kabakları

Hâlâ masamın üstünde durur

Sallandıkça çın çın öter çekirdekleri

Bunlardan bir tanesini

Köy mektebinde öğretmen kardeşime verdim

Bütün yaz su kabaklarıyla donandı bahçesi

Bir çekirdek verdik bir bahçe doldu

Can sağlığı bundan ötesi

Ama diyeceğim o değil Karadayı

Sene bin dokuz yüz kırk altıydı

Aylardan ağustos ayı

Senin bende asıl şu sözün kaldı:

Bana öyle bir öğretmen gönder ki

Hem ölü yıkasın

Hem teravi kıldırsın

Hem eski yazıyı söktürsün

Hem yenisini belletsin

Bizim köy otuz beş hane

Birden fazla hocayı neylesin netsin?

 

15. KIZILIRMAK KIYILARI l Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

Kardaş, senin dediklerin yok,

Halay çekilen toprak bu toprak değil.

Çık hele Anadolu’ya,

Kamyonlarla gel, kağnılarla gel gayrı,

O kadar uzak değil.

Çamı bitmiş, kavağı azalmış,

Gamla örtülü bayırlar, çıplak değil.

Yedi ay kıştan sonra,

Yeşeren senin yaşamındır,

Yaprak değil.

Yersin, içersin sofrasından, üç yüz senedir,

Kuvvetlisin ama kuvvet hak değil.

Bakımsızlıklarla göçüp gitmiş bir cihan,

Mevsimler soğumuş, sular azalmış,

Buğday, Selçuklulardan kalan başak değil.

Parça parça yarılmış öküz ardında,

Parmağı üç pare, tırnağı ak değil.

Utanır elin ayağın,

Korkarsın yakından görsen,

Eli el değil, ayağı ayak değil.

Gün doğar, tarla kuşları uçuşurlar,

Ağır bir aydınlık, bildiğin şafak değil.

Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna,

Uyandırmazsan,

Uyanacak değil.

Dertle, sefaletle yüklü,

Siyah leşlerle kararmış, berrak değil.

Çağlayan ne,

Akan kim,

Kızılırmak değil.

Kardaş, görmüyorum ama hala duyabiliyorum,

Geçmiş zamanlar gelecek zamanlardan parlak değil.

Vakte şahadet edercesine yükselmiş,

Akşam parıltısından, bütün zaferler üzerine,

Dağlar dalgalanmakta, bayrak değil.

 

16. ANADOLU  l Ahmet ARİF 

 

Beşikler vermişim Nuh’a

Salıncaklar, hamaklar,

Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,

Anadoluyum ben,

Tanıyor musun?

Utanırım,

Utanırım fukaralıktan,

Ele güne karşı çıplak…

Üşür fidelerim,

Harmanım kesat.

Kardeşliğin, çalışmanın,

Beraberliğin,

Atom güllerinin katmer açtığı,

Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,

Kalmışım bir başıma,

Bir başıma ve uzak.

Biliyor musun?

 

Binlerce yıl sağılmışım,

Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

Nazlı, seher-sabah uykularımı

Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

Haraç salmışlar üstüme.

Ne İskender takmışım,

Ne şah ne sultan

Göçüp gitmişler, gölgesiz!

Selam etmişim dostuma

Ve dayatmışım...

Görüyor musun?

 

Nasıl severim bir bilsen.

Köroğlu'nu,

Karayılanı,

Meçhul Askeri...

Sonra Pir Sultanı ve Bedrettin'i.

Sonra kalem yazmaz,

Bir nice sevda...

Bir bilsen,

Onlar beni nasıl severdi.

Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı

Minareden, barikattan,

Selvi dalından,

Ölüme nasıl gülerdi.

Bilmeni mutlak isterim,

Duyuyor musun?

 

Öyle yıkma kendini,

Öyle mahzun, öyle garip...

Nerede olursan ol,

İçerde, dışarda, derste, sırada,

Yürü üstüne üstüne,

Tükür yüzüne celladın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının...

Dayan kitap ile

Dayan iş ile.

Tırnak ile, diş ile,

Umut ile, sevda ile, düş ile

Dayan rüsva etme beni.

 

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,

Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım,

Oğullarım var gelecekte,

Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden,

Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende,

Anlıyor musun?

 

17. KASABA l Oktay RIFAT

Oteli var gurbetçiler için

Aşçısı acıkanlara

Kahvesine gir bir çay söyle

Neşeli tarafından

Taşköprü’nün başında minibüsler

İle ilçeye işler

İnce minare şerefesinde leylekler

Kadınlar tütünde pamukta

Kızlar oğlanlar çapada

Ekmek aslanın ağzında

Dam var gök var bulut var

Bir dul karı iki yetim Boş ver.

 

18. ERZURUM  l Arif AY

zaman yitik, sanki hiç yaşanmamış

bu mekân ne ilk, ne son durak

karşıda çifte minare

taşı işleyen nakkaş

hem selçuklu, hem dadaş

burda mevsim ikimizden biri

biz, marifetnameyle bir

akşamı yaprak yaprak çevirip

geceye ferman açtık

okuduk dudakla el arası

tartıp her sözü bir bir

sonra darasını düştük

ve biz, ölümden çok

zulmü gördük

 

 biz erzurumda otuzüç kişiydik

 

gece oltu taşıdır, işlenir

ve tesbihe dönüşür zaman

geçer parmak uçlarımızdan

sonra, ağırlanır toprak

güze dökerek hüznü

hırkasına bürünmüş bir derviş

suskunluğunda gelir kış

burda mevsim ikimizden biri 

bir de kadınlarımız,

yüzleri kavruk, gözleri iri

konuşunca gök, susunca toprak

gülü türküleyip akşam sabah

oturup evlerinde onlar

acıyı kilim gibi dokudular

biz onları, çocuklarımıza sıla

kendimize gurbet bilip

çiçeği burnunda bıraktık

biz ceylanı vurulmuş dağdık

kar iner

isyan gibi çabuk

ölüm gibi sessiz ve dakik

palandöken

kolları gürgen

gözleri çiğdem

gözdesi kekik

ve biz, ölümden çok

zulmü gördük

 

palandöken hem yassı hem dik

bir sabah kepenkleri

kar tipisi gibi

indirip birden

öpüp yüzünü toprağın

ağır ve derin

bir günü isyana böyle çevirdik

 

kar palandökenin börkü

bundan gayrısını giymedik

giymeyeceğiz dedik

ve bu söz üzre

başımızı göğe

sakalımızı yele

boynumuzu ipe verdik

biz erzurumda otuzüç kişiydik

şimdi onlarsız bu toprak

acıdan kıraç

hüzünden çorak

kışın dertli, yazın emrah

ve mevsim, ikimizden biri

 

19. BEN ANADOLUYUM l  Yavuz Bülent BAKİLER

Ben Anadoluyum…

Yıllar yılı susuz kaldım, yıllar yılı aç…

 

Şükrederek, kalktığım sofralarımda

Ya soğan ekmek olur, yahut bulamaç.

 

Hastalarım ölüm yataklarında

Ne doktor yüzü gördüm, ne ilaç.

 

Zaman zaman nankör çıktı büyütüp okuttuğum,

Gölge vermedi çok kere diktiğim ağaç…

 

Devlet denince hep vergi geldi aklıma

Jandarma deyince kırbaç…

 

En gümrah ırmaklarım boşuna akıp gitti

Üç beş adım ötesinde toprağım vardı kıraç.

 

Gittim, yiğitçe döğüştüm gazâ meydanlarında

Ne tak-ı zaferler istedim, ne taç…

 

Savaşta çiğnetmedim hilâli düşmanlara

Barışta düştü üstüme gölge gölge haç…

 

Yolsuz, okulsuz köylerim, kasabalarım hâlâ

Alın terine muhtaç…

 

Ben Anadoluyum, acılı, mahzun;

Bende bitmez tükenmez dert kulaç kulaç…

 

20. HAN DUVARLARI l Faruk Nafiz  ÇAMLIBEL

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

Bir dakika araba yerinde durakladı.

Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,

Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...

Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,

Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.

İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!

Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,

Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...

Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,

Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,

Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...

 

Ellerim takılırken rüzgârların saçına

Asıldı arabamız bir dağın yamacına.

Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,

Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,

Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.

Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.

Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.

Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince

Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.

Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.

Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.

Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.

Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,

Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,

Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.

Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan

Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,

Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...

Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine

Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

 

Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;

Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,

Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:

Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,

Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.

Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri

Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.

Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya

Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.

Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,

Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,

Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.

Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı

Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.

Gitgide birer ayet gibi derinleştiler

Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...

Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,

Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;

Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,

Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...

Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,

Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken

Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;

Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.

Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa

Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan

Baba ocağından yar kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atılmışım ben"

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...

Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.

Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!

Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;

Araya gitti diye içlenme baharına,

Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...

 

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,

Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.

Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri

Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,

Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...

Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,

Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,

İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden

Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:

Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,

Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.

Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,

Burada son fırtına son dalı kırıyordu...

Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,

Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.

Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;

Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...

Gönlümde can verirken köye varmak emeli

Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"

Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana

Biz menzile vararak atları çektik hana.

 

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş

Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.

Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,

Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...

Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,

Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.

Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,

Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

 

"Gönlümü çekse de yârin hayali

Aşmaya kudretim yetmez cibali

Yolcuyum bir kuru yaprak misali

Rüzgârın önüne katılmışım ben"

 

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,

Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...

Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde

Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.

Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,

Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.

Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,

Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

"Garibim namıma Kerem diyorlar

Aslı'mı el almış haram diyorlar

Hastayım derdime verem diyorlar

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,

Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!

Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:

"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"

Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,

Dedi:

"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,

Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...

Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.

 

Aradan yıllar geçti işte o günden beri

Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,

Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.

Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,

Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

 

21. ADIM ADIM ANADOLU l Behçet Kemal ÇAĞLAR

Geçmedim durmıyan ekspresle

Değildim açıktan kıvrılan yatta

Gezdim karış karış şevkle, hevesle

Bazı boz yaylıda, bazı al atta.

 

Halı orta yayla, sedir Erzurum

Bahçemdir Alanya, Van, Mersin, Bodrum

Fıskiyem Manavgat, Gırnavuk, Tortum

Çok yıkandım Meriç, Seyhan, Fırat'ta.

 

Oldu kaç pınara avuçlarım tas

Ne başımda humma, ne içimde pas

Alnıma değdi Kop, Süphan, Erciyas

Hararet söndürdüm ben Ararat'ta.

 

Uşakta şevkimi kendim dokudum.

Bolu'da Yunus'u ezber okudum,

Antalya'da bülbül oldum şakıdım

Gönlüm ne kafeste, ne de kanatta.

 

Konya'da gönlümü sürdüm ve ektim

Antep'te zevkimi imbikten çektim

Yaylada Türkmendim, dağda zeybektim

Türk’ün birliğini tattım hayatta.

 

Bendedir etekte açan nergisler

Bendedir tepeyi kaplayan sisler

Bendedir harmanda yanan göğüsler

Bendedir savrulan, kalan hasatta.

 

Gördüm şamanların torunlarını

Seyrettim halay ve horonlarını,

Ayine benzettim oyunlarını

Ben garbe pey sürmem artık mezatta.

 

Bir bitmeyen sızı, bir sonsuz tasa

Yapan halk, başkası toplayan parsa

Ey Tanrı bu halkın günahı varsa

Ver de yükleyim onu sıratta.

 

Yeşerir defnedir, kurur gül olur

Kızar kılıçlaşır, sever tül olur

Ah etse karşıki dağlar kül olur

Susar bozkır denen bir Arafat'ta.

 

Ey baş, yap gönlün ne isterse canı,

Murat dağı, Murat suyunu tanı

Yeri ister nehir, ister dağ yanı

Çağlar ikisinde birden, Murat'ta.

 

22. PÜLÜMÜR’ÜN YAŞSIZ KADINI l Bülent  ECEVİT

 

Pülümür’ün bir dağ köyünde gördüm onu

yaşını sordum bir giz gibi güldü

kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz

yüzüne baktım bir giz gibi güldü

 

bir asa vardı elinde

bir solmuş krallığın

kadifeden harmanisi üzerinde

bir hititliydi o bir Selçukluydu

bir ermeniydi bir kürttü

bir türk

 

yaşını sordum bir giz gibi güldü

koluma girdi bir soylu kadınca

tozlu köy yolunda sürüyerek eteğini

beni tek gözlü sarayına götürdü

köy yapısı kulübesinin

 

zamanı onda yitirdim ben

yitik zamanlara onda eriştim

en soylu yoksulluğun toprak döşeli sarayında

bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim

 

23. KARŞILAMA l Mehmet BAŞARAN 

İlkyazın ucu göründü

Harlayıverdi çiçek çimen

Kalktım Akçadoruğa çıktım

Bu ova serildi önüme

Karşıma bu dağlar dikildi

Elim ağzımda bakakaldım

Bir yanda dumanlı toprak

Bir yanda deniz

 

Eriklerin bademlerin şavkı vurmuş havaya

Ortalığı tutmuş zeytin

Gözlerim yeşile kesti

Hey ne dünyaymış dünyamız

Çamların heybetinde sesinde kaynakların

Yaşamak uğul uğuldu

Kımıldıyordu yamaçlarda tarlalar

Tepemde gök

 

Çevrilmiş üstüme sayısız sevdalı göz

Güp güp atıyordu yüreğim

Kıyısında söğütler göveren

Bir nehir yatağına dönmüştü içim

Üstüme üstüme geliyordu ıraklar

Yankısıyla nice ilkyazların

Coşkun sular geçiyordu

Derinlerimden

Yosunlu kayaların dibinde

Ordan ordan dürtüyordu tohum tomurcuk

Elimi uzatsam özgürlüğe dokunacaktım

Yeni düşünceler patlıyordu zihnimde

Açtım bağrımı güne güneşe

Eh beee

 

24 . BİR ANADOLU VARDIR l Turgut UYAR

Bir Narhanımcık vardır.

Cin dağlarının arkasında.

Bir çukur köyde.

Ya üç ya dört yaşındadır görseniz,

Süt sağar, yün eğirir ufak elleriyle.

Babasıyla diz dize oturur akşamları,

Ne lâflar söyler büyük insan gibi,

Hayret edersiniz...

Bir Gergisüban köyü vardır.

Cin dağlarının arkasında.

Bizim Narhanımcığın köyüdür.

Fena geçmez baharları kıtlık olmazsa.

 

Elma yetişir, kartopu yetişir topraklarında.

Gelgelelim yağmursuz yazlar gelince,

Bir dert herkesi dilsiz eder.

Narhanımcık ağlar.

Kış da kötü bastı mıydı üstüne,

Açlıktan sığırlar bile ölür gider...

 

Bir Mihrali marangoz vardır.

Babası Mihrali koymuş adını ne yapsın.

Narhanımcığın akrabasıdır..

Alinin, Memişin, Satılmışın akrabasıdır.

Terini çevre ile siler Mihrali

Potur giyer, çarık giyer

Bütün ömründe aşağı yukarı

Saçta pişmiş mayasız yufka ekmeği yer.

……

Arpa yetiştirir, sel alır gider.

Bir yar sever, onu da el alır gider...

 

Bir Anadolu vardır.

Yazları, kışları, kıtlıklarıyla,

Aşılmaz duvarların arkasıdır.

Cin dağlarının arkasıdır.

Bir Anadolu vardır, Anadolu,

Bir lüks banyo sabununun markasıdır...

 

25. SANA, BANA VATANIMA ÜLKEMİN İNSANLARINA DAİR l Erdem BAYAZIT

``Telgrafın tellerini kurşunlamalı’’
Öyle değildi bu türkü bilirim
Bir de içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.

Gamdan dağlar kurmalıyım
Kayaları kelimeler olan
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
Baştan ayağa ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.

İçimde kaynayan bir mahşer var
Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar
Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
Ya da çamaşır sererken bahçelerinde
Birden alıverirler kara haberini
Okul dönüşü bir trafik kazasında
Can veren oğullarının.

Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin
Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde
Örneğin Hint Okyanusu gibi derin
İsyanın kapkara sularına dalan.

Nice akşamlar bilirim ki
Karanlığını
Bir millet hastanesinde
Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
Başını kalorifer borularına gömmüş
Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
Haber sormaya korkan
Genç kızların yüreğinden almıştır.

Bir de baharlar bilirim
Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği
Anadolu bozkırlarında
İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru
Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen
Cesur otobüs pencerelerinden
Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen
Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında
Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının
Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken
Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.

Yazlar bilirim memleketime özgü
Yiğit köy delikanlılarının
İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları
Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan
Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan
Diğeri kan ter içinde yayla yollarında
Mavzerinin demirini alnına dayamış
Yüreği susuzluktan bunalan
İçinden mahpushane çeşmeleri akan
Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp
Apansız silahına davranan
Nice delikanlıların figüranlık yaptığı
Yazlar bilirim memleketime özgü

Güzler bilirim ülkeme dair
Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir
Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha
Kalbim gibi
Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri
Titreyen kenar mahalle çocukları
Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için
Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.

Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

İsyan şiirleri bilirim sonra
Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden
Harfler harp düzeni almıştır mısralarında
Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır
Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda
Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.

Müslüman yürekler bilirim daha
Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet
Eller bilirim haşin hoyrat mert
Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
Her kırışığı sorulacak bir hesabı
Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.

Bütün bunların üstüne
Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim
Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli
Adın kurtuluştur ama söylememeliyim
Can kuşum, umudum, canım sevgilim.

 

Önerilen Yazılar

>>>  Anadolu Geleneksel Evleri

>>> Türkiye'nin UNESCO Miras Listesi

>>> Anadolu'nun Taş Köprüleri

>>> Anadolu Aşıkları

 

ANADOLUYUGEZİYORUM.COM

Sosyal Medya Hesapları İçin TIKLAYIN!

    

Yorum Yap